NK: BINAA’nın yolculuk hikayesi de buradan sonra başladı o zaman.
BP: Evet, bu kararla birlikte BINAA’yı kurdum. Fikrim BINAA’yı -Building Innovation Arts Architecture- uluslararası pratikteki gözlemlerim üzerine biraz daha “araştırma tasarım” stüdyosu olarak kurmaktı. Süreçlere sonuç odaklı değil daha çok süreç odaklı bakabilmek, oradaki problemleri ele alabilmekti aslında düşüncem. Bunların sonrasında mimarlık pratiği olabileceği pek kafamda yoktu, ilk etapta amacım bunun ticari bir kaygıya dönüşmesi değildi. Ama ben Türkiye’ye döndüğümde, Bursa’da “Argül Weave” projem vardı, bitmişti. Doğal taştan yapmıştık, o benim için bir geçiş süreci aslında. O projeyi de benim Harvard’da hocam Edwin Chan’in tanıştırdığı, Alman fotoğrafçı Thomas Mayer fotoğraflamıştı. Böylece proje uluslararası alanda fazlasıyla yayınlanmıştı. Çünkü bitmiş bir işimiz, geçmişteki uluslararası tecrübem, birtakım reflekslerin oturmuş olduğu bir dönem vardı. Bir yandan da işler alıyordum ama henüz ofis yoktu. “Yer kiralayayım, isim olsun”dan ziyade, bunu karşılayabilecek ortada bir proje olması, ekibi oluşturabilecek bir finansman olması gerekiyor. Bir proje almak yetmiyor.
Gözlemim şöyle; burada öğrenciler yarışma yaparak başlıyor, okuldan mezun olunca yarışmayla devam edip oradan bir pratik kurma halindeler. Amerika’daki süreç böyle değil tabi, eğitim ve gelişim süreci anlamında daha farklı. Amaç, profesyonel anlamda aldığımız projeyi konseptten uygulamaya kadar teslim edebilmek. Hep o kaygıyla yaklaştık biz olaya.
Türkiye’de mimarlığı nasıl yaparım, diye sorguladım. Çünkü, uzaktan baktığınızda, Türkiye’de bir müteahhit kültürü var. Piramidin tepesinde bir müteahhit var, altında da bir çember var, “mimarlık” diye. Mimarlar da donanım olarak yetersiz kalabiliyor süreçlerde. Çünkü çok hızlı, pişmeden piyasaya atılıyor. Sonuçta, müteahhit de “ben mimardan proje aldım ama altı boş, mimar benim” diyor. Bu sefer de yetersiz veya altı boş projeler çıkabiliyor. Proje yönetimi oluşamıyor bir anlamda. Süreçler birbirine karışıyor, Türkiye’de böyle bir karmaşık süreç gözlemledim. Mimarinin yapılabildiği şey de çok düşük bir yüzdede, çok az. İşveren belki bunun farkına varabiliyor ya da mimar bunu sürükleyebiliyor. Fakat bu değişken, bir standardizasyonu yok.
Amerika’da bu çok daha farklı. Mimar, piramidin tepesinde, çok uzun soluklu bir eğitim ve pratik tecrübe süreci sonunda tabi. İmza yetkisini aldıktan sonra süreci yöneten kişi oluyor, kanunen de orada verilen kararlar proje aşamasından uygulamaya kadar yürürlüğe giriyor. Mimarın verdiği kararlar müteahhit tarafından uygulanmak zorunda kalıyor. "Profesyonel pratik" denilen bir etik var orada. Mimarlık da tasarım veya estetiğin ötesinde, öncelikle insan hayatı odaklı. Amerika’daki eğitimde bu şekilde aslında; daha ilk başta siz bir doktor gibi, yaşam biçimi kurduğunuz ortamda, insanların da hayatından sorumlusunuz. Bir takım altyapısal ve görünmeyen şeyleri düşünmek zorundasınız. Statik, mekanik, elektrikten tutun, oradaki programatik ilişkilere kadar bunları görebilmeniz, tasarlayabilmeniz lazım. Dolayısıyla burada sorumluluklar silsilesi var. İşin estetik tasarım kısımları biraz da sonraya kalıyor.

Argul Weave, Dış görünüş, Foto: Thomas Mayer
Aslında benim karşılaştırdığım konular hep, oradaki eğitim ve pratik hayat ile buradaki eğitim ve pratik hayat. Tabi süreç dahilinde bunun arasını bulmaya çalıştım. Pozitif düşünerek Türkiye’de küreselden lokale nasıl bir şeyleri aktarabiliriz ve nasıl daha iyi hale getirebiliriz bunları sorguladık. Öğrencilerle, genç mimar arkadaşlarla tanışarak burada bir ekip oluşturduk. Günün sonunda mimarlığı tek başınıza yapamazsınız, Burak Pekoğlu olarak tek başıma yetersizim. Bunu ekip olarak, kolektif olarak yapabilmek gerekiyor. Birikimlerimi onlara, pratikte aktarmaya çalışıyorum. Kimi zaman iş konusunda sert mizaçlı olmakla bilinerek... Ama iş ve sosyal anlamda bambaşkayım. Çünkü iş olduğu zaman benim için öncelik proje. Orada bireysellikten ziyade, kendimi de bir kenara koyarım, amaç işi doğru bir şekilde karşı tarafa aktarabilmek. Bir karar verirken 10 kere düşündüğümüz oluyor. Türkiye şartlarında olması gerekenden yavaş ilerliyoruz ama günün sonunda içimize bir şey sinmeden karar vermiyoruz. Aslında olması gerekeni yapmaya çalışıyoruz. Fakat Türkiye için ekstrem bir şeymiş gibi kalıyor.
Burada da son 5 senedir, gözlemlerimiz ve birtakım tecrübeler sonucunda, uçağı kaldırıp indirebildiğimiz işler oldu. Sakarya İkinci Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu'nun yönetim binasını yapmıştık, uluslararası ödül aldık. Projede de aslında örnek bir süreç yaşandı. İşveren olarak karşımızda 5 sanayici iş adamı vardı. Bir tane işveren temsilcisi belirlemişlerdi profesyonel olarak, İTÜ Mühendislik mezunu, çok tecrübeli bir mühendisti, proje yönetimi konusunda uzman ve doğrudan bizi anlayan birisiyle süreci ilerlettik. O şartlar dahilinde sınırları zorlayarak, bölgeye daha çok değer katabilecek, görsellikten ziyade, kullanıcıların da tecrübelerini farklı bir deneyime taşıyabilecek, mekânsal anlamda kullanıcının çalışma performanslarını artırabilecek birtakım şeyleri hayata geçirdik. Gün ışığından tutun cephedeki kabuğun programa göre değişmesi ve aynı zamanda ikincil kabuğu enerji sarfiyatı sağlayabilecek bir noktaya getirmeye çalıştık. Bir konferans salonu yaptık, ufak da olsa, o bölge için birtakım farklı diyalogların, etkileşimlerin sağlanabileceği bir platform oluştu. Ofislerde, hem teknolojik altyapı hem de yönetim kısmında, butik bir proje oluştu. Peyzajından cephesine kadar, süreci yönettik. Tunay Can Bey ile beraber çalıştık, işveren temsilcisi ile mimar olarak süreci profesyonel anlamda yürüttük. Türkiye için örnek bir süreç oldu.

Sakarya İkinci Organize Sanayi Bölgesi Yönetim Kurulu, Dış görünüş, Foto: Cemal Emden
İşverenle mimarın ortak çalışması her zaman denk gelmiyor, işverenle farklı diyaloglar yaşayabiliyorsunuz. Çünkü iyi bir projenin çıkabilmesi için sadece çok iyi bir mimar olmak değil işverenin de o vizyonda olması ve karşılıklı diyalog halinde beraber süreci yönetmeniz lazım. Bizim amacımız yatırımcı iş adamlarıyla, vizyoner kişilerle fikirlerimizi hayalden ürüne götürebileceğimiz, bize güvenebilecek kişilerle iş yapmak, bu kişileri araştırmak aslında. Bu da bir macera süreci, her proje bizim için farklı bir macera. Bir de yaptığın işe inanmayla alakalı. Sadece, ben fazla proje yapacağım diye ortaya çıktığında çok vasıflı projeler çıkmayabiliyor. Az ve öz iş yapmak daha doğru.

Foto: Cemal Emden
Son beş senede güzel bir portfolyomuz oluştu, şu an globaldan lokale adaptasyon sağladık. Balat’taki bu stüdyoyu oluşturduk, tarihi yapıyı koruyalım ve kullanalım düşüncesiyle kendimiz restore ettik. Şimdi de önümüzdeki beş yılda, lokalden globale, uluslararası bir projeyi başarabilirsek, ulusal anlamda da ayrıca bizim için başarı olacak.